|
|
|
|
|
|
|
Korkusuz Kralların Şehri
MERSİN |
|
|
|
|
|
|
Korkusuz kralların anıt mezarlarıyla ünlü Mersin, zengin tarihi ve doğasıyla göz alıyor.
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
Eski uygarlıkların hazinesini içindesaklayan Mersin’i
gezmek,bir sır perdesini
aralamak gibidir.
|
|
 |
|
|
|
Denizin ve tarihin birbirine karıştığı Mersin, Akdeniz’in en güzel şehirlerinden. Mersin coğrafi konumu itibariyle doğuya giden deniz yollarının, ipek yolunun durağı ve kesişme noktası. Afrika’dan Ortadoğu’ya, Mısır’dan Anadolu’ya ve Avrupa’ya geçiş buradan sağlanmaktaydı. Akdeniz şeridi boyunca nereye gitseniz, en az 2-3 bin yıllık uygarlık kalıntıları bulursunuz. Kimi antik dönemin bir mabedi ve ticaret merkezi, kimi de ilk Hristiyanlık dönemi kiliseleri… Hepsi Anadolu toprağının bereketi gibi. Yolumuz Mersin’e düştüğünde Anadolu’yu ve Akdeniz’i yaratan kültürün burada hala yaşadığını keşfettik.
Otobüs yolculuğumuzun ilk durağı Mersin’in şirin ilçesi Tarsus. Tarsus Şehirlerarası Otogarı TAŞTİ, iki katlı yeni açılmış bir bina. İçine girdiğimizde neredeyse bize yol haritası gibi duran tarihi eserlerin kabartmalarını görüyoruz. Otogar duvarları tarihi eserlerin rölyefleriyle donatılmış. Gideceğimiz yeri burada kararlaştırdıktan sonra Roma Yolu’nu görmek için çıkıyoruz yola. Tarsus’un 15 kilometre uzağında bulunan Sağlıklı Köyü’nden geçiyoruz. Yol boyu Akdeniz meyve ağaçları, turunçgiller ve bir de ucu sivri büyük dikenlerin üzerinde turuncu ve sarı renkli meyveleriyle sabir incirini görüyoruz. Köyün dar yolundan tepeye doğru devam ettikçe, yol gitgide bozuluyor. Sonunda Roma Yolu’na ulaştığımızı gösteren tarihi Roma kapısını görüyoruz. Anadolu’da ilk sistemli altyapıya sahip yolları Romalılar kurmuş. Romalılar, hem askeri hem de ticari amaçla yol yapımına büyük önem verirdi. Düz, sert kare taşlarla genişliği neredeyse 3 metreye varan yollar yapan Romalılar, Anadolu’da bugün birçok patika olarak bilinen yolun mimarıdır. Geçmişte bu yollar birbiriyle bağlantılıydı. Belli mesafelerdeki dinlenme yerleri ile büyük bir ulaşım sistemini oluşturuyordu. Günümüzde ise birçok nokta kaybolmuş. Ancak kalıntıları belli noktalarda görülüyor. Tarsus’ta gezdiğimiz Roma Yolu’nun devamına daha sonra Silifke yakınlarındaki Uzuncaburç’ta rastgeldik. Roma Yolu’nun günümüze kadar sağlam gelen bölümü yaklaşık 3 kilometre uzunluğunda.
Tarsus kent merkezine döndüğümüzde yine bir Roma tapınağı buluyoruz. Son yıllarda belediyenin yaptığı çevre çalışmaları ile ortaya çıkarılan Donuktaş, günümüze kadar ulaşan en eski tapınak özelliğinde. Tekke semtindeki tapınak dışarıdan bir kale gibi görünüyor. Tarsus başta olmak üzere tüm Mersin ve çevresinde Roma-Bizans dönemi eserlerinin önemli bir yeri vardır.
Tarsus Şelalesi ve Akdeniz rüzgarı…
Tarsus’da Akdeniz güneşi ile terlediğimiz öğle vakti, Tarsus Şelalesi’ne gidiyoruz. Tarsus Irmağı’nın yatağının değiştirilmesi ile bugünkü şelale oluşmuş. Şelalenin altında Roma döneminden kalma mezarlar olduğu biliniyor. Şelale çevresi park ve bahçe olarak düzenlendiği için, Tarsuslular buraya büyük ilgi gösteriyor. Şelale Restaurant’da oturup bir şey yiyebilirsiniz. Ya da parkta şelalenin tadını çıkarıp, göletten kaçan balıkları tutabilirsiniz. Parkta ünlü halk ozanı Karacaoğlan’ın heykeli de bulunuyor. Heykeli, Karacaoğlan’ın halk edebiyatının en güzel örneklerinden dörtlükler süslüyor…
Tarsus’u, antik dönemden kalan tek şehir girişi Cleopatra Kapısı, her yıl Hristiyanlar’ın ziyaret ettiği ve şifalı olduğuna inanılan Aziz Paul Kuyusu ve Eshab-ı Kehf Mağarası’nı ziyaret ettikten sonra, Kuva-i Milliye Parkı içinde kalan Tarihi Taşköprü’nün yanından geçerek Silifke’ye doğru yol alıyoruz.
Silifke dediğimiz zaman, aklımıza önce yoğurdu ve ünlü türküsü gelir. “Silifke’nin yoğurdu / Kız seni kimler doğurdu…” diye. Ancak Silifkeliler, tek zenginliklerinin yoğurt olmadığını dile getirmeyi ihmal etmiyor. Göksu Irmağı’nın süzülerek içinden geçtiği Silifke, yeşili ve Akdeniz havasıyla gelişen bir ilçe görünümünde. İlçeyi kuş bakışı görmek için Silifke Kalesi’ne çıkıyoruz. Tanrıça Athena adına yapılan bir mabedin üzerine 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından, Arap, akınlarına karşı oval olarak berkitilmiş olan kalenin dış duvarları ve burçları restorasyondan geçirilmiş. Kalenin gördüğü medeniyetler arasında Ermeni Kilikya Krallığı, Franklar, Anadolu Selçukluları, Karamanoğulları ve son olarak Osmanlılar bulunuyor. Kaleyi gezen Evliya Çelebi, kalenin 23 burcu, içinde bir cami, 60 kadar ev olduğunu yazar. Kaleden baktığınızda Akdeniz mavi bir çizgi gibi çizer Silifke sınırını ve Göksu sınırı ile buluşur. Kale yolunun hemen altında Tekiranbarı Sarnıcı vardır. Antik dönemde şehrin ve kalenin su ihtiyacı için kullanılan bu su deposu kayalara oyularak yapılmış. Bizans dönemi eseri olan bu sarnıç, 45 metre uzunluğunda, 23 metre genişliğinde ve 15 metre derinliğinde. Sarnıca, hemen yanında bulunan döner merdivenle iniliyor. Göksu Irmağı üzerinde kurulu tarihi taş köprü, bugün hala önemli bir geçiş noktası. Milattan sonra 77-78 yılında Kilikya Valisi Loctavius Memor tarafından yaptırılmış. Osmanlı döneminde de restorasyon gören köprü, nehrin iki yakasındaki çay bahçeleri ve parklar ile doğal bir görüntü sergiliyor. Göksu kenarında çay yudumluyoruz, içimizde Akdeniz rüzgarı… Dinlendikten sonra, Atatürk’ün 1925 yılında Silifke’yi ziyareti sırasında kaldığı evi geziyoruz. Bugün Atatürk Evi Müzesi olan bina, Saray Mahallesi’nde bulunuyor. İki katlı ev, mermer sütun üzerine ahşap cumbası ile Akdeniz’e özgü mimarinin ipuçlarını veriyor.
Korkusuz Kral mezarı ve Cennet-Cehennem Çöküntüleri
Roma dönemine ait eserler Silifke çevresinde ve Mersin’de yoğunluk gösteriyor. Mezgit Kale de denilen Korkusuz Kral Anıt Mezarı’na gitmek için uzun bir yolculuk yapıyoruz. Yarım saatlik yoldan sonra Susanoğlu’nun içinden geçerek kuzeyde, Türkmenuşağı Köyü’nün Pasif Mahallesi’nde buluyoruz anıtı. Paslı’dan 2 kilometre uzaklıkta bir tepenin üzerindeki anıt, milattan sonra 2. veya 3. yüzyıla ait. 7.80 metre ebatındaki anıt, ön kısmındaki korint başlıklı sütunların ortasında konsollarla ayakta duruyor. Anıtın dış görünüşü büyük ölçüde zamana karşı direnmişse de, içi tahribattan payını almış. Korkusuz Kral Anıtı’ndan sonraki durağımız, Cennet ve Cehennem Çöküntüleri.
Akdeniz’in altın gibi parlayan kumsallarına yüksekten bakan Cennet ve Cehennem Çöküntüleri insana farklı duygular yaşatıyor. 250-110 metre, ağız çapı bulunan Cennet Çöküğü’nün derinliği 70 metre. Çöküğün tabanına merdivenle iniliyor ve taban bitki örtüsü ile kaplı. Buna karşın Cehennem Çöküğü’nün derinliği ise, 120 metre ve tabanın loş ortamıyla insana ürperti veriyor. Cennet Çöküğü’nün tersine, burada bitki hemen hemen hiç yok. Mitolojiye göre Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon’u buradaki kavgada yener ve onu Etna Yanardağı’nda sonsuza kadar hapsedene kadar burada tutar. Cennet Çöküğü’ne 452 basamakla iniliyor ve mağara girişinde 5. yüzyıldan kalma antik bir kilise bulunuyor. Eğer korkularınızı yener ve yüksekliğe aldırmazsanız, bu gezi tam size göre demektir. Bunun yerine çöküntülerin hemen yanındaki dinlenme tesislerinde tantuni yiyebilir, köpüklü ayranlarından içebilirsiniz. Yemekten sonra hoş bir gezi yapmak isterseniz, size bir deve turu yapmanızı öneririz.
Bir yer altı kilisesi: Ayatekla
Silifke’nin 1.5 kilometre uzağında Becili Köyü’ndeki Ayatekla, diğer adıyla Meryemlik Yeraltı Kilisesi bulunuyor. Kilisenin yapımına milattan sonra 50 yılında başlanmış. İkonialı (Konya) bir azize olan Hagia-Thecla (Ayatekla) Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus’un öğretilerini benimseyen bir misyonerdi. Romalılar’dan kaçarak Silifke’ye yerleşir. Romalılar’ın baskıları nedeniyle ibadetini gizli yapmak için doğal bir mağarayı kiliseye çevirir ve burada yaşar. Dünyanın en eski ve en önemli kutsal kiliselerinden biri sayılan Ayatekla, günümüzde hala büyük bir ilgi görüyor.
Yeraltı kilisesinin iki ana koridoru ve ona bağlı odacıkları bulunuyor. İlk koridorun sonunda Meryem Ana tablosu ve tören alanı, ikinci koridorun sonunda mezar bölmeleri yer alıyor. Hristiyanlık’ın yayılmasından sonra, buraya bir bazilika inşa edilmiş ve günümüze sadece bir duvar bölümü ve sütun parçaları kalmış. Geniş bir alana yayılan duvar kalıntıları bugünkü köy yerleşiminin içine kadar gitmektedir. Kilisenin hemen yanında bulunan su sarnıcı ise, sütunları ve tabanıyla hala görkemini koruyor.
Helenistik Kule, Uzuncaburç ve Sütunlu Cadde
Silifke’den Toroslar’a doğru, Uzuncaburç Belediyesi’ne adını veren burç ve Sütunlu Caddesi ile ünlü ören yerini görmek için yola çıkıyoruz. Erken jeolojik devirlerde nehir yatağı olan, bugün ise derin uçurumlara, kanyonlara dönüşen Toros yollarında ilerlerken, giderek ormanın sıklaştığını, mesire alanlarının çoğaldığını görüyoruz. Yol boyunca her kilometre başına bir Roma kent kalıntısı ve anıt mezarları dikkatimizi çekiyor. Uzuncaburç bölgesi adını Helenistik İzleme Kulesi’nden almış. Kule büyük yığma kare taşlardan oluşan uzun ve yüksek bir yapı. İçine girdiğinizde çeşitli odalarla kulenin en üst katına kadar çıkıldığını anlıyorsunuz. Ancak bugün merdivenler bulunmadığı için sadece ilk kata çıkabiliyoruz. Kulenin duvarları gözetleme amaçlı olarak düzenli pencere boşluklarıyla donatılmış. İzleme Kulesi’nin önünde Roma Yolu’nu gösteren bir levha… İşte burada ‘Bütün yollar Roma’ya çıkar’ sözü geliyor aklımıza… Roma İmparatorluğu, döşediği taş yolları ile kıtaları birbirine, onları da başkent Roma’ya bağlamıştı. Kuleden ayrılarak sütunlu caddeye yöneliyoruz. Hellenistik çağda Olba’nın (Ura) ibadet yeri olan Uzuncaburç birçok esere evsahipliği yapıyor. Halkın ibadet ettiği Zeus Tapınağı sütunları ve kapladığı alanla görenleri şaşırtıyor. Selefkoslar’a bağlı bir ibadet merkezi olan bu mekan, daha sonra Romalılar’ın eline geçer ve Dioceaesarca (Tanrı İmparator Kenti) adıyla bağımsız bir site devleti olur. Kalıntılar arasında Zeus Tapınağı, Şans Tapınağı, tiyatro, spor salonu, çeşme binası gibi yapılar bulunuyor. Caddenin girişinde bulunan tören kapısı iki çift sıra sütundan oluşuyor. Şehrin esas giriş kapısı ise kuzeyde bulunuyor. Üç girişten oluşan kent kapısı zamanında heykellerle süslüymüş. Tören kapısının hemen sağ tarafında çeşme binasının kalıntıları duruyor. İlerlerken solunuzda kalan Zeus Tapınağı’na girdiğinizde sizi duvar kabartmaları ve sandukalar bekler. Hayvan figürlerinden en çok keçi ve öküz kafasının yanı sıra, mitolojik yaratık Medusa’da tapınak kabartmalarında yer almış. Sütunlu Cadde’nin bugünkü misafirleri arasında bir Yörük ailesine rastladık. Yayla yayla gezen Hamza Şimşek ve eşi çadırlarını bu yaz buraya kurmuşlar. Soğuk Yörük ayranlarını içerken, Hamza Şimşek’in eşinin yaptığı el işlemeleri dikkatimizi çekiyor. Cadde boyunca köylü kadınlar açtıkları tezgahlarda el örgüleri, patikler, yazmalar, başörtüleri satıyor. Yani Uzuncaburç’ta iki bin yıl sonra bile hayat devam ediyor.
Kız Kalesi ve Taşucu Amfora Müzesi
Mersin’in sahil yörelerinden Taşucu, Kıbrıs’a gitmek isteyenlerin son durağı aynı zamanda. Limanı ile büyük önem kazanan Taşucu, Akdeniz’e açılan sahilleri ve plajları ile yazın bunaltıcı sıcağından kaçmak isteyenleri bekliyor. Taşucu Limanı’nın karşısındaki Amfora Müzesi ise, Akdeniz’de deniz ticaretinin gelişiminin belgeseli gibi. Antik dönemden günümüze kadar kullanılmış birçok amfora burada sergileniyor. Tunç çağı, demir devri, Roma ve Bizans imparatorluklarını kapsayan eski ve ortaçağ taşımacılığının günümüze kalan mirasları amforalar batık gemilerden ve su altı kazılarından çıkarılmış. 400 kadar amfora ve çeşitli deniz ticaret eşyası içinde en eski eser, milattan önce 6. yüzyıla, en yenisi ise milattan sonra 12. yüzyıla ait. Müze binası da 1800’lü yıllarda ambar olarak kullanılan tarihi bir bina.
Taşucu’ndan Mersin’e dönerken, Erdemli sahillerine yakın Kız Kalesi gözümüze ilişiyor. Plaja indiğimizde gençlerin aralarında yüzme yarışı yaptıklarını görüyoruz. Akdeniz’in mavi sularından geçip Kız Kalesi’ne ilk kum ulaşacak?
Sahilden 200 metre açıktaki küçük adacık üzerindeki Kız Kalesi’nin büyük bir bölümü hala ayakta. Kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunan kalenin dış çevre uzunluğu 192 metreyi buluyor.
Göksu Irmağı ve deltası canlı bitki, balık ve kuş çeşitleriyle renk katıyor.
Seylan ve Ceyhan’dan sonra Akdeniz’e dökülen en önemli akarsu olan Göksu, Silifke’nin içinden süzülerek Akdeniz’e ulaşır. Göksu bölgeye taşıdığı alüvyonlarla da deltasını oluşturur. Akdeniz iklimine özgü çeşitli bitki türlerine sahip Göksu Deltası, yaban hayatı ile önemli bir sulak alandır. Aslında delta, irili ufaklı birçok göl, lagün, sazlık, çayırlık, step ve tarım alanları ile kumullardan meydana geliyor. Dünyanın sayılı kuş göç yollarından birisi olan Göksu Deltası’nda Türkiye’deki 450 kuş türünden 332’si yaşıyor. Delta 1996 yılında Doğal Sit Alanı ilan edildi. Kışın burada barınan flamingoların yanı sıra, saz horozu, yaz ördeği, yalı çapkını, kızılbacak, kızılşahin, balıkçıl türleri burada yaşıyor. Göksu Deltası, kuş gözlemciliği, balıkçılık ve avcılık gibi uğraşlar için ideal bir yer.
TANTUNİ VE CEZERYE YEMEDEN DÖNMEYİN!
Bir tekerleme gibi gelmişti önce adı. Sonradan öğreniyorum ki Mersin’in en ünlü yemeğiymiş tantuni. Bir et yemeği olan tantuni, küçük dilimler halinde saç içinde kızartılan et ve Mersin’in yöresel ekmeği ile ayrı lezzet. Tantuni yanında en güzel içecek tabii ki şalgam. Kırmızı etten uzak duruyorsanız lokantalarda binbir çeşit balık yemeği de bulabilirsiniz. Mersin’in yöresel tatlısı cezeryeyi unutmamak gerek. İster küçük lokum dilimleri şeklinde isterseniz, döner gibi ince yaprak şeklinde kesilmiş cezeryeler tatlı zevkinize yenilikler katabilir.Mersin ili dahilindeki bütün tarihi ve doğal güzellikleri birkaç günde gezmeyi düşünmek imkansız. Göksu Deltası’nı ve orada süren yabanıl hayatı incelemek bile birkaç gününüzü alır. Mut ilçesindeki kervansaray ve kaleler, Toros eteklerindeki Mersin yaylaları, uzun bir gezi programı gerektiriyor. Çamlıyayla’da yaban hayatı yakından görmek, Soğucak Yaylası’nda kır kahvesi ve lokantasında yemek yemek, Fındıkpınarı Yaylası’nda meyveleri ağaçlardan toplamak mümkün. Mersin, tarihi ve doğal güzellikleri paylaşmak için sizleri uzun bir yolculuğa bekliyor.
Haber: Engin BUZ
Ek Fotoğraflar: Tarsus Belediyesi, Mersin ÖÇK Müdürlüğü
Nasıl Gidilir?
Has Turizm: 444 06 31
www.hasturizm.com.tr
Bilgi: Tourism Information
(0324) 238 32 71
Nerede Kalınır?
Otel Olba Taşucu***
(0324) 741 42 22
Tarsus Mersin Oteli***
(0322) 363 34 37
Nerede Yenir?
Şelale Restaurant – Tarsus
(0324) 624 80 10
Babaoğlu Restaurant – Silifke
(0324) 714 20 41
Denizkızı Restaurant – Taşucu (0324) 741 41 94 |
|
|
|