SİTE İÇİ ARAMA


"Tiyatro ile başlayıp televizyon ekranlarında geniş kitlelerle sanatını buluşturan Yasemin Yalçın, oyunculuğunun sadece komedi ile sınırlandırılmasından az da olsa şikayetçi. Yalçın, canlandırdığı karakterlerle bizleri güldürse de, günlük yaşamda oldukça ciddi olduğunu söylüyor."

Günümüz Türk Komedisi’nin önemli isimlerinden Yasemin Yalçın; oyuncu olarak komedi dışında da başarılı olduğunu söylüyor. Yalçın’la oldukça keyifli ve samimi bir sohbet yaptık.

Sanat hayatınızın ilk adımı neydi ve tiyatro nasıl başladı?

1982’de konservatuara girdim ve hemen o aşamada çalışmalarım başladı. Bir süre sonra da insanların beni tanımasıyla sanat hayatım başladı. 23 yaşında henüz konservatuar öğrencisi iken bir tiyatro kurmuştum. Çok erken başlayan bir şöhret oldu. Çocukluğuma gidecek olursak aslında ben sakin, içe dönük bir çocuktum. Hala o içe dönüklüğüm vardır. Sessiz, sakin, çok komik olmayan, ciddi bir çocuktum.

Sessiz, sakin ve ciddi çocukluktan konservatuara oradan da komediye uzanan yol nasıl oluştu?

Çok büyük bir tesadüf oldu aslında. Bendeki oyunculuk içten gelen bir şey. Bunu keşfetmek çok zaman almadı, bir şeye karar verdim ve onu yaptım. Fikir olarak oyuncu olmak astronot olmak kadar uzakta bir yerdeydi. Oyuncu olmak aklımda değildi, fakat ailemde o kadar esprili kişiler vardı ki, oyuncu olmamak zaten mümkün değildi. Ailem sanatçı ruhu taşıyordu ve benden daha komik, daha eğlenceliydi.

Tiyatroda ilk oyununuz neydi ve tiyatro nasıl bir seyir izledi?

İlk oyunum Gazanfer Özcan - Gönül Ülkü Tiyatrosu’nda ‘Eski Çamlar Bardak Oldu’ idi. Gençlik Tiyatrosu adı altında saat 6 oyunlarında oynuyorduk. Bir yıl sonra da Perran Kutman ve Müjdat Gezen hocamızın Artiz Mektebi oyunu başladı. Orada Demet Akbağ’la birlikte oynadık. O dönem hem okuduk, hem oynadık hem de çocuk baktık. Herşeyi zamana sığdırmaya çalıştık.

Okullu sanatçılar olarak sanatınızı ve kendinizi o yıllarda ispatlamak için nasıl mücadele ettiniz?

80’lı yıllar ve sonraları komedide başka bir boyut zamanıydı. O dönemde komedyenlere çok fazla önem verilmiyordu, kaldı ki, biz de bunu kıyısından ucundan yaşadık. Buna izin vermedik. Gazinoların son dönemlerinde Maksim’de assolist gelip giderken aralarda komiklik yapmamı teklif etmişlerdi. O dönem büyük maddi sıkıntı içinde beş parasız olmama rağmen bu teklifi kabul etmedim. Sanata öyle ideallerle başladık. Daha sonra özel televizyonların haber bültenlerine çağırdılar beni. “Bize gelin, size sorular soralım siz Kakılmış gibi konuşun, yanıtlayın” dediler. Yani, Yasemin Yalçın olarak beni önemsememişler. Benim için yaptığım iş önemlidir ama bu işi yapan kişi olarak komedyenin de önemsenmesi gerekiyor. Sonuçta bu konuda direnç gösterdik. Komedyen öyle arada, boşluklarda şenlik veren, eğlendiren kişi değildir. Amiyane tabirle, assolistse assolisttir.

Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan nasıl komedide başat olmuşsa, ben de arada derede bir işte oynamadım. Kişi kendi kıymetini bilirse, başkası da sizin kıymetinizi bilir diye düşünüyorum. Yaptığımız iş çok zor. Oyunlar için aylarca, haftalarca çalışıyoruz. Prova üstüne prova. Sonuçta seyirci tutmayabilir de. Bütün o yorgunluklarımız sonuçta çöpe de gidebilir. Evimize gittikten sonra rahat yatmıyoruz, oldu mu olmadı mı, bir sürü muhasebesi var. İnsanları nasıl güldürebiliriz diye düşünmek bence işin kutsiyeti. Komedyenler olarak kutsal bir iş yaptığımızı düşünüyorum.

Komedi sizin tercihiniz miydi?

Hayır, değildi. Tesadüf komediyle başlandı, daha sonra bana yakıştırıldı ve yapıştırıldı. Oysa ben bir oyuncuyum. Komedyen Türkiye’de sadece güldüren kişi olarak anlaşıldığı için ben de ‘oyuncuyum’ demeyi gerekli görüyorum kendime. Çünkü ben bu işin akademik kariyerine girerken bütün rollerini oynayacak şekilde hazırlandık. Kaldı ki, akademiya da komedi fazla oynamadığımız bir şeydi, ancak Müjdat Hoca’nın geleneksel Türk tiyatrosunda ufak tefek denemelerimiz oluyordu. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü mezunuyum, Yıldız Kenter’in öğrencileriyiz. Ben yaptığım işlerde güldürme endişesi taşımam. Kaldı ki çoğunlukla arazlı tipleri oynamışımdır. Örneğin Kakılmış tiplemesi… Dayak yiyen kadından hiç komiklik olur mu, çok düşündürücü. Dayak yiyen kadın ne kadar güldürebilir? Seyirciler kadının o an ki kişiliğine gülüyorlar ama dayak yemesine de üzülüyorlar. Güldürünün altında böyle, çok sağlam bir hikaye ve drama var. Sürahi Hanım’a baktığımızda, hiç kimse böyle bir kadını, kaynanası, babaannesi, annesi olarak istemez. Hiç de espri yapan bir kadın değil, bar bar bağıran yaşlı bir kadın. Böyle bir kadından gülmece yaratmak... Hikayeyi sağlam bulduğunuz zaman öteye gitmek çok zor değil. Oyunculuk o ayrıntıyı yakalama meselesi bir yerde.

Komik olma ile komedyen olma arasında nasıl fark koyabiliyorsunuz peki?

Kendime çok fazla komedyen denmesinden yana değilim, ben bir oyuncuyum. Komedi bize yakıştırıldı, yapıştırıldı. Türkiye’de komedyen sadece güldüren kişi olarak algılanıyor. Komedyen, bir oyuncu olarak herşeyi oynayabilir bakışı olsa idi, komedyenim diyeceğim. Ben bir oyuncuyum, çünkü herşeyi oynayabilirim, bunun eğitimini aldım. Tragedyalar, Sheaksperler, Cheovlar oynadım. Böyle bir geçmişten, sadece böyle bir yere yapıştırılıp yakıştırılmak bir anlamda beni rahatsız ediyor. Hep aynı noktada kalmak hoş değil.

Canlandırdığınız karakterler nasıl ortaya çıkıyor?

Kendi yapımcılığımızı aldıktan sonra yazar gruplarıyla bu karakterlere hayat veriyoruz. Karakterler zamanla değişti. Önce Sürahi Hanım vardı, sonra onu kaldırdık Kakılmış geldi. Sonra Şuayip geldi. İnsan yaratmak o kadar kolay bişey değil. Dünyada kaç milyon insan varsa o kadar karakter vardır. Bunu ortaya çıkarmak o kadar da kolay bir mesele değil. Karakterleri de hep aynı oynamıyorduk, zaman içinde değişimler oluyordu onlarda. Zamanla Kakılmış’ın da gözü aymaya başladı. Artık sadece dayak yiyen kadın olmadı, bir süre sonra kocasına dayak attırmaya başladı. Kendi çapında kentli bir kadın olmaya başladı yani. Kadın erkek meselesi bitmediği için Kakılmış bir finale gitmiyor. Kadınlar üzerindeki problemler bitmediği için onlardan ilham alan karakterlerimizde yoluna devam ediyor.

Yasemin Yalçın komedisinin temel özelliği nedir? Mimiğe mi, taklide mi dayanır?

Ben batı eğitimi aldım, Müjdat Hoca’dan ve Yıldız Hoca’dan da çok etkilendim. Dolayısıyla dünyada iki oyunculuk tarzı vardır. Bir Brecht oyunculuk tarzı diğeri de Stanislavski tarzı. Benim tarzım ikisini tamamen iç içe oynamaktır. Ne birinden kurtulabildim ne ötekini atabildim. Bunu da bilinçli olarak yaptım, böylece Brecht ve Stanislavski tarzlarının karışımında bir oyunculuk gelişti. Örneğin Şener Şen’i kendi oyunculuk tarzıma çok yakın bulurum. Örnek almak, taklit etmek gibi bir durumum olmadı ama oyunculuk tarzı anlamında kendime yakın bulurum.

Türk kadın güldürüsü diye bir gelenek var mıdır?

Aslında güldürüde kadın-erkek diye ayrım yoktur. Ataerkil bir toplum olduğumuz için yansımalarını görüyoruz. Erkekler her zaman önde görünüyor. Bugün hala, niye bir Adile Naşit ödülleri verilmediğini düşünürüm. Ben bunu düşündüğümde daha Adile Naşit ölmemişti bile. Sanatta daha yeni yeni kadın ödülleri verilmeye başlandı. Bir Mürüvvet Sim ödülü niye verilmesin. Hakikaten bayan komedyen azdır, bu anlamda bayan komedyenlerin desteklenmesinde medyaya görev düşüyor.

Son oyununuz Kadınlık Bizde Kalsın 12 yıl önce sahnelenmişti. Tiyatroya neden uzun süre ara verdiniz?

Evet, çok oldu. O dönem Yasemince’ler çok hızlı gitti, çok da revaçtaydı. Benim de o dönem sağlık problemim vardı. Aslında o dönem Kadınlık Bizde Kalsın oyunundan sonra bir oyunun provalarına girdik. Provalarda düştüm ve büyük bir rahatsızlık geçirdim. Dekorlarımız bile gelmişti ama oyunu bırakmak zorunda kaldık. Yasemince’ler o dönem çok hızlı gitti. Ya tiyatro yaparsınız ya dizi. İkisine bir arada zaman bulmak mümkün değil. Enerjimizi tek yere vermek gerekiyor.

12 yıl aradan sonra tiyatroya dönmek nasıl bir heyecan veriyor?

Hissettiklerimi tam olarak gerçekten anlatamam. Dünyanın en mutlu insanı hissediyorum kendimi. Bu lafta değil. “Allahım bana bugünü gösterdiğin için sana binlerce kez şükür ediyorum” deyip sahneye çıkıyorum. Bugün hala tiyatro yapabildiğime inanamıyorum. Yeni oyuna başladık, oynuyoruz hala inanamıyorum, rüya gibi sanki.

Son oyununuzun adı Oyunun Oyunu. Oyun ve oynadığınız karakter hakkında bilgi verebilir misiniz?

Michael Faryn’in yazdığı oyun, klasik bir Fars komedilerinden bir tanesi. Aslında oyuncuların hayatını konu eden bir oyun. Oyuncuların sahneye çıkışları, hazırlıkları, kendi aralarındaki problemlerin büyük boyutlara gelmesi ile ortaya çıkan bir gülmece var. Ben küçük bir tiyatro patronu rolündeyim. Genç bir oyuncuyla birlikteliği var, ki bu birliktelik para adına gerçekleşmiş. Her oyuncunun iki karakteri var. Gösteride canlandırdıkları karakterin yanı sıra, oyunun içindeki oyunda da canlandırdıkları başka bir karakterleri var. Oyunda tiyatro sahibesiyim ama oyun içindeki oyunda da evin hizmetçisi rolündeyim.

Eşiniz Mustafa İlbey de sanatçı, sanatçı bir ailede anne olup, aileyi yönetmek nasıl bir duygu?

Aslında hiç yönetici biri değilim, çok yumuşak bir insanımdır. Hatta bazen, biraz daha kuralcı mı olsaydım derim kendi kendime. Dar zamana her şeyi sığdırmaya çalıştım, yapabildiğim kadarını yaptım. İyi bir anne olduğumu söyleyebilirim. En azından çocuklarıma her şeyin en iyisini olmalarını değil, yaptığınız iş neyse onun iyisi olmaya gayret edin derim. Daha da önemlisi, yaptıkları iş hiç önemli olmayabilir ama iyi bir insan olmaya gayret etmelerini isterim.

Ne kadar iyi insansanız işinizi de o kadar iyi yaparsınız, sanatta da bu böyledir. Bu da, annemden babamdan gelen bir miras, beni iyi yetiştirdiklerini düşünüyorum. Daha hisli, daha duyarlı, bencil olmayan biri oldum. Dua ederken bile sadece kendini düşünen biri olmadım. Sadece kendime dua etmeyi ar saydım.

Röportaj: Engin BUZ


                                   Copyright © Has Seyahat Dergisi / HAS Turizm 2007 - Bütün Hakları Saklıdır.